Peygamberler Şehri-İnanç ve uygarlıklar beşiği- Edeb ve irfan otağı-Tarih ve kültür harmangahı-Ced'ül Enbiya Dergahı-Eşref-i mahlükat diyarı ((( Hayal edemiyeceğiniz bir gizem dünyasıdır (((
Şanliurfa)))
Bu tartıyı sonradan aldım. Asıl işim tütüncülük. Avradı gömünce eve sığmaz oldum. Evladın var mı? Gız mı? Allah'nın sevdiği kulsun. Benimkiler erkek oldular da bir halta mı yaradılar. Elgızının sözüne kanıp el oldular gardaşım. “…” “Eh işte! Bin bereket. Çalışmayınca olmuyor, gardaşım. Sofraya dört ekmek geliyorsa, biri benim. Buyrunnn! Tartalım! Tütünnn!.. Ne diyorduk? Hı, ekmek! Allah kimseyi ekmeksiz koymasın. Kursak bu. Meret vakti geldi mi istiyor. Yoktan anlar mı? Siz deminize şükredin. Biz neler gördük neler? Ta askerliğe kadar şu kursağımın doyduğunu bilmem. Karnında bir sancı… Şükür bahar, yaz aylarına. Doymasan da aç kalmazsın. Niye? Çünkü gardaşım, kıvırcık çıkar, yemlik çıkar, göbelek çıkar… İster öyle ye, ister haşla… Un bulduk mu anam katmer yapardı. Leğende kömbe yapardı. Teee! Şimdiki yemeklerde öyle lezzet ne arar? Niye dersen, çünkü gardaşıma söyleyeyim, bereketi yok. Bakıyorsun ekmeğe, oyyy, can kurban! Ama tadı madı… Eskiden avratlar saca hamuru çaldığında kokusu ta… Buyrunnn!” “Ne kadar?” “Torbası sekiz gayme.” “Nasıl?” “Ooo, has! “ “Rengi?” “Halis Çelikhan gardaş.” “…” “Yürü lan dürzü! Ne bilirsin tütünün hasını. Sen git eşeğin fışkısını iç… Ne diyorduk? Hı, lezzet yok valla. Neyse. Kursağın şerrinden koruyor ya… Kışın? Kış bir zulüm ki zulüm! Ayağında yok, sırtında yok, kursağında yok. Ne mi yerdik? Yazdan kışa ne biriktirdiysek. Kışın ortasında zahiren biterse öldün demektir. O zamanlar böyle değildi. Herkes herkese el uzatırdı ama; elde de bir şey yok ki. Pelit çok yedik. Şu zıkkım günleri gördümse pelidin hayrına… Yazın bol bol pelit toplardık… Buyrunnn!” “Doğru tartıyor mu dede?” “Makine sağlam kızım, kitabıma yeni aldım.” “Aaa! Altmış beş!.. Dede bu yanlış.” “Tövbe!..” “Meral sen de çık. Kaç?” “Elli sekiz. Kızım kilo almışın sen. Lüp lüp lüp!..” “…” “Ne kadar dede? “Eh işte, atın bir elli kuruş.” “Allah bereket versin. Şimdiki karılar da istiyorlar ki çıbığ gibi olsunlar. Ayıptır söylemesi benim rahmetli de aha böyle barmağ gibiydi. Kuru bir değnek. O zaman tüm karılar öyleydi ya… Ama gardaşıma söyleyeyim bana sorarsan karı dediğin accık tavlı olmalı derim. Niye? İcabında seni ısıtsın. Sonra yumuşak… Keh keh keh! Neyse. Ne diyorduk? Hı, kışın zahiremizin biteceğini bildiğimiz için yazın bol bol pelit topluyorduk. Pelidi bilirsin? Ha, ceddine rahmet! Toprağa gömüyorduk pelitleri. Kışın ortasında zahire bitince… Meret acı. Çiğ yesen de acı, közde pişirsen de. Ama üstüne iç bir tas suyu, sanki şeker yemişsin. Heyyy gidi günler!.. Komşu köyün bir çobanı vardı. Asıl adını kim bilir? Hakalmaz derlerdi. Hakkını almazmış. Kim ne verdiyse… Neyse. Ben koyun güdüyorum. Bu Hakalmaz askere gidiyor. Ta bilmem hangi gavur iline. Üstelik yaya. Aklıma esti işte, ekmek istedim. Gemikleri nur içinde yatsın, Allah’ın rahmeti gani gani aksın üstüne, torbasından üç buğday ekmeği çıkardı. Ooo!.. Buğday ekmeği?.. Gardaşıma söyleyeyim o zamanlar buğday ekmeğini ağalar, beyler, dedeler yerdi. Biz nerdeee?.. Bulursak arpa, darı ekmeği… Şimdikiler ekmek beğenmiyor, gardaşım. Geçen gün baktım gelin parça parça ekmekleri atıyor çöpe. Yazık günah değil mi? Niye atıyorsun, dedim. Kızdı. Kuruymuş! Geçenlerde tanesi yirmi beş kuruştan evvelki günün ekmeklerinden altı tane aldım da gittim eve. Gardaşıma söyleyeyim, bilmeyen de babasının gemiklerine küfrettim sanır. Üfledi-püfledi. Neymiş? Ekmekler bayatmış! Eee, açlık çekmeyen ne bilsin ekmeğin kıymetini? Neyse. Gardaşıma söyleyeyim, Hakalmaz üç ekmekten birini verdi bana. Ooo!.. Ekmek elimde, kazık gibi çakıldım kaldım. Eee, kolay mı? Gardaşıma söyleyeyim şimdi adamın biri çıksa, önüne tomar tomar paraları yığsa, al bunlar senin derse, ne yaparsın? Ya işte!.. Tütünnn! Halis Çelikhan! Buyurunnn! Tartalım! Saat gibi saat, kitabıma… Bu tartıyı sonradan aldım. Asıl işim tütüncülük. Avradı gömünce eve sığmaz oldum. Evladın var mı? Gız mı? Allah’nın sevdiği kulsun. Benimkiler erkek oldular da bir halta mı yaradılar. Elgızının sözüne kanıp el oldular gardaşım. Gızım olaydı gelirdi, hiç olmazsa bir çift çorabımı yıkardı. Yamamı, yırtığımı dikerdi. Bir tas çorbayı rahat rahat içerdim. Neyse avradı gömünce eve sığamadım, dedim mi? Hı. Oğlan sabah gider akşam gelir, torunlar mektepte… Köpoğlunun gızı soğuttu çocukları benden. Küçüğü dede öpme beni, dedi bir gün. Niye lan, dedim. Ağzın pis, ben hasta olurum, dediydi. Bak bak bak! Kim dedi lan, dedim. Anam dedi, dedi. Senin ananın babasının gemiğini!.. Evde durup ne yapayım? Anladım ki çalışmasam bu gelinle yüz-göz olacağız. Oğlanla düşman olacağız. Ulan Kasım, dedim, muhannata muhtaç olacağına git itin çanağını yala! İstedim ki kursağıma giren ekmeği kendim kazanayım. Tütüncülüğe başladım. Bin bereket. Ama şimdiki gençler tütün içmiyor gardaşım! Ceplerinde paket… Bizim zamanımızda kapağı işlemeli gümüş tabakalar vardı. İçlerinde halis Çelikhan, Kâhta, Muş tütünü… Ulan ne yapayım dedim, baktım millet atmış kalabalık yolun kıyısına bir tartı… Bir tane de ben alayım dedim. Çok şükür oradan da üç- beş geliyor. Çarığımı, çorabımı, gömleğimi her bir şeyimi kendim alırım. Çalışmayınca olmuyor gardaşım. Allah elden ayaktan etmesin. Bir de elgızının eline… Benim avrat rahat öldü. Akşam başım dedi, ertesi gün teslim… Rabbim öyle ölüm nasip etsin. Buyrunnn!.. Tütünnn! Çelikhan!” “Çelikhan mı?” “Kitabıma.” “Rengi sarı değil bunun?” “Ne yapacan gardaşım sarıyı? O sarı dediğin kükürt kükürt, tütünün hası bu.” “Kalsın.” “Köpoğlu. Sarıymış. Kükürdü basarlar, al sana sarı. Gören de has tütün deyip poşetine on üç gayme sayıyor. Milletin derdi çekilmiyor ki gardaşım. Geçenlerde ağaca sırtımı verip oturduydum. Herifin biri geldi, dükkânımın önünde durma, dedi. Niye gardaşım dedim, burası yol değil mi?.. Baktım adam belasını arıyor. Şerrine lanet, deyip kaçtım. İnsanoğlu çok hasut olmuş gardaşım. Eee, kapındaki it sana hırlarsa, elin iti parçalar seni! Ama gardaşıma söyleyeyim şuç biraz da bende. İnsan dediğin biraz yarını düşünmeli... Menderes zamanı. Demiryolunda çalıştırmak için amele arıyorlar. Kim gider? Benim gibi ahmaklar gitmedi de gidenler belki yirmi yıldır emekli mayışı alıyor. Neymiş, gardaşıma söyleyeyim, tarlayı, bahçayı, sürüyü bırakıp nasıl demiryolun taşlarına kazma sallayalım? Eee, kafa işte! Bazen uyku tutmaz dönüp dururum yatakta, aklıma gelir, oğlum Kasım hak ettin, çek şimdi derim… Şükür öyle mühim bir rahatsızlığım yok. Arada bir döşüme iğne saplanır gibi bir ağrı giriyor. Şöyle sol yanıma doğru. Bir de dizlerim, sızım sızım sızlar. Sıcağı görünce rahatlıyor namussuz. Şöyle tüyü dört barmağ … işi bir çift battaniye alayım diyorum. Biri döşeğin üstüne, öteki yorganın altına… Sıcacık. Ama emekli mayışım olaydı rahattım. Evlenirdim. He valla evlenirdim! Mahallede bir Hacı Ahmet var. Benim emsal. Marazlının teki. Bu yaz evlendi. Karı hemi de genç. Niye? Gardaşıma söyleyeyim, emekli mayışı var da ondan. Karı kısmı parayı görünce yaşlı, marazlı der mi? Ama köyümde olaydım, yine de evlenirdim. Tarlanı, bahçanı ver bir motorcuya eksin-biçsin, güz ortası hakkını döksün kapına. Bizim köy?.. Teee!.. Sultansuyu’nun kıyısındaydı. Bahçası cennet, tarlası bereket… Gardaşıma söyleyeyim, hükümet adamlarını saldı bir gün, ölçtü-biçti, neymiş? Efendim baraj yapacağız, köyünüz göl altında kalacak… Ne cenneti kaldı ne bereketi… İyi para verdiler vermesine de anamızın- atamızın gemiklerini su altında bıraktık. Neyse aldık burda bir arsa, üç göz bir ev kondurduk üstüne, küçük oğlana köpoğlunun gızını gelin getirdik, şu ettik, bu ettik bakır kazanın dibi göründü… Avrat sağken devran dönüyordu… Keşke ben öleydim avradın yerine! Gardaşıma söyleyeyim, karının derdi çekilir de erkeğin derdi çekilmez. Tartalım! Buyrunnn! Buyur gardaş, tartı saat!.. Tütünnn!.. Bu işler kısmet işi. Günü gününü tutmaz. Geçenler de üç-beş genç, yanlarında su gibi gızlar… Yav gardaşıma söyleyeyim bir acayiplerdi. Kitabıma, birinin kulağında üç küpe!.. Barmağı da yüzük dolu. Neyse. Tartıldılar. İçlerinden gız gibi uzun saçlı olanı çıkardı on gaymeyi bastı. Ulan yavrum, dedim, bozuğum yok. Kolunu uzattı gızın omzuna, çekti, şapbadana öptü gızı. Allah Allah!.. Kalsın dede, dedi. O gün üç poşet tütün de sattım. Bin bereket! Şöyle bir çift … işi battaniye olmazsa şu gemiklerimin sızısından duramam bu kış. Neyse. Senin de başını ağrıttım. Bana müsaade. Burada nasip yokmuş bugün. Şöyle caminin önüne uzanayım. Belki bir iki poşet tütün okuturum. Dizlerim!.. Şu ihtiyarlık kapıya konacak mal değil ya neylersin? Haydi eyvallah gardaşım. Tütünnn! Tütüncüüü!..”
KAYNAK :Değirmendergisi.com'dan alıntı yapılmıştır.